Blog & İçgörüler
Strateji: PowerPoint’te Başlayan Sahada Kaybolan Şey…
Günümüz iş dünyasında bazı sihirli sözcükler var… O kadar çok kullanılıyor ki, anlamını kimse sorgulamıyor. “Strateji” belki de bunların baş tacı.
Toplantı odalarında sıklıkla dile getirilen tanım, genelde şöyle:
“Bu yıl 5 yeni ürün çıkaracağız, pazar payını %20 artıracağız. Bu bizim stratejimiz.”
Değil. Böyle bir strateji olmaz.
Bu hedef. “Strateji” değil, olamaz da.
Böyle bir durum, 31 Aralık gecesi herkesin stratejisinin aynı noktaya gelmesine neden olur:
“Umarım KPI tutar.”
Gerçek tanım biraz daha az PowerPoint, biraz daha fazla düşünme gerektiriyor:
“Strateji, ne yapacağınızı değil, ne yapmayacağınızı seçmektir.”
Michael Porter’ın strateji sözcüğünü kullanırken kastettiği tam olarak budur. Kaynaklar sınırlıysa (ki her zaman sınırlıdır), farkı seçimler yaratır.
Özetle, strateji = seçim + konumlanma + vazgeçiş.
Fakat işletmelerin çoğu seçim yapmak istemiyor. Hepsini birden yapmaya çalışıyorlar. Sonuç?
- Hepsi acil ve önemli 17 farklı öncelik listesi!
- 3. haftada çöken 6 aylık proje planları!
- KPI fetişizmi
- Ve tabii ki yıllık “stratejik planlama” ritüeli
Söz konusu ritüelde de daha da ilginç şeyler yaşanır:
- CEO: “Bu yıl daha çevik olacağız.”
- CFO: “Ama bütçe aynı.”
- CTO: “Teknik borcu kapatmadan zor.”
- CHRO: “Ekip zaten yorgun.”
- Danışman: “Stratejik yol haritası çıkarabiliriz.”
- Realite: Her şeyin olduğu gibi kalması…
Neden peki?
Çünkü her bir strateji, bir seçimi, dolayısıyla alternatiflerden vazgeçmeyi gerektirir.
Ve ne yazık ki çoğu işletme vazgeçemez.
Strateji → 5 yeni ürün değildir.
Strateji → “Hangi ürünle, kime, nasıl bir farklı değer yaratacağız?” sorusunun cevabıdır. Hedef pazarınızda kime hangi ürün aracılığıyla hangi değeri sunacağınızın bir ifadesidir.
İyi belirlenmiş bir stratejiniz yoksa:
- Operasyonunuz daha gürültülü,
- Toplantılarınız daha uzun,
- Sunumlar daha renkli ve janjanlı olur.
Ama yönünüz yine belirsizdir.
Ve işin en ironik kısmı da şudur: Strateji, PowerPoint’te değil, takvimde test edilir.
Kararların zaman içindeki tutarlılığı, asıl stratejidir.
Yoksa 100 slide’lık sunumların da çok güzel stratejileri vardır.
Hatta Mike Tyson’ın da dediği gibi “Herkesin bir planı vardır, ta ki yüzüne yumruk yiyene kadar.” Dolayısıyla, sahada kimse uygulamadığı için kimse hatırlamaz.
Özetle,
- Strateji, ne yapacağını seçmek kadar ne yapmayacağını da seçmeyi gerektirir.
- Hedef ve strateji aynı şeyler değildir. “Gelecek dönem, pazar payını bir önceki döneme göre %20 artıracağız” bir hedeftir. “Nasıl ve nerede farklılaşacağız?” stratejidir.
- PowerPoint’te çok strateji vardır ama takvimde daha az.
Psikolojik Güvenlik: Neden Nezaket değil de Performans Araçtır?
Hepimiz biliriz ya, yönetim dünyasında bazı kavramlar vardır; herkesin dilindedir, ama kimsenin ne dediği belli değildir. Google’ın “Aristotle Projesi” sonrası iş dünyasının radarına giren psikolojik güvenlik kavramı tam da böyle bir kavram. O günden beri toplantı odalarında, çalıştaylarda ve LinkedIn akışlarında kendine yer buluyor; hatta bazı işletmelerde “Çalışma Ortamı Kılavuzu”na bile girdi. Ne var ki kavramın bilinirliği, anlaşılırlığından çok daha hızlı arttı. Bugün birçok kurum için psikolojik güvenlik, “kimsenin kalbini kırmayalım, kimseyi eleştirmeyelim, herkes birbirine hep iyi davransın, yoksa psikolojik güvenlik olmaz.” gibi pasif-agresif bir nezaket kuralına indirgenmiş durumda. Bu tanıma göre, Disney karakterleri psikolojik güvenliği halletmiş, Google’ın hâlâ AR-GE’ye yatırım yapmasına bile gerek yok. O zaman kavramın kökeninde “nezaket” yok, yüksek performansa yol açan başka bir şey olmalı. O halde, birkaç küçük yanlış anlamayı düzelterek başlayalım:
❌ Yanlış Anlama #1: Psikolojik güvenlik = herkesin birbirini sevmesi
Kurumların gözünde psikolojik güvenlik çoğu zaman şöyle bir tabloya dönüşüyor:
- Kimse kimseyi eleştirmeyecek!
- Kimse kimseye yüksek sesle konuşmayacak!
- Kimse hiçbir şeye itiraz etmeyecek!
- Mümkünse herkes birbirine çay taşıyacak (opsiyonel ama makbul)!
Oysa literatürde psikolojik güvenlik, daha az romantik bir tanıma sahip: İnsanların cezalandırılma korkusu olmadan fikirlerini, sorularını ve hatalarını paylaşabildiği yüksek performans ortamı. Yani olay konfor alanı değil, risk alabilme alanı oluşturmak. Bir başka deyişle, sevgi gösterisi değil, risk alma davranışı için kurumsal zemin hazırlamak.
Yani mesele çay içmek değil yeğen; yanlış olduğunu düşündüğün şeyi söyleme cesareti.
❌ Yanlış Anlama #2: Psikolojik güvenlik = kimseyi incitmemek
En popüler yanılgılardan biri de “kimse incinmesin, kimse üzülmesin” yaklaşımı. Bu iyi niyetli fakat tehlikeli bir algı çünkü:
- Toplantılarda herkes aynı fikirde gibi görünür.
- Eleştiri yapılmaz.
- Hatalar açıkça konuşulmaz.
- “Sorun yok” kültürü gelişir.
- Yanlış kararlar tekrar edilir.
- En sonunda herkes “niye bu olmadı?” diye birbirine bakar.
- En iyi çalışanlar sessizce başka işlere yönelir.
- Yöneticiler mutlu, sonuçlar mutsuzdur.
Bu, psikolojik güvenlik değil; kolektif kaçınmadır; yapay uyuma yol açar.
Psikolojik güvenlik, insanları incitmemek için sessizliğe gömmek değil, tam tersine yapıcı çatışmayı mümkün kılmaktır.
✔️ Doğru Olan: Psikolojik güvenlik = Yüksek performansın ön koşulu
Psikolojik güvenlikte amaç,
- “Yüksek sesle düşünmektir.”
- “Hata hakkında konuşmaktır.”
- “İtiraz edebilmektir”
- “Alternatif önermektir.”
- “Niye böyle yapıyoruz?” diye sorabilmeyi ekip normu haline getirmektir.
Google’ın araştırmalarında psikolojik güvenlik, takım başarısını en çok açıklayan değişken çıkmıştır. Bu tesadüf değil; çünkü inovasyon, sıklıkla itiraz etme hakkına dayanır. Yaratıcılık, yanlış söyleme riskini almayı gerektirir. Sessizlik ise yalnızca statükoyu korur.
🎯 Performans Boyutu Neden Önemli?
Psikolojik güvenlik,
- Öğrenme çevrimini hızlandırır.
- Hataları görünür kılar.
- Adaptasyonu artırır.
- Riskli fakat yenilikçi fikirleri ortaya çıkarır.
- Bilgi saklamayı azaltır.
- “Sorumluluk kaçırmayı” zorlaştırır.
Bu yüzden psikolojik güvenlik, “insan kaynakları yumuşaklığı” değil, stratejik kapasite aracıdır.
Psikolojik güvenliğin olmadığı kurumlar, genelde “performans düşmanını” dışarıda arar. Oysa çoğu zaman düşman şudur:
“Bu konuyu şimdi açmayalım…”
“Bunu söylemeye gerek yok…”
“Boşuna tartışmayalım…”
“Sessiz kalırsam bana dokunmaz…”
İşte inovasyonu öldüren sessizlik bundadır.
Dolayısıyla psikolojik güvenlik bir nezaket rejimi değil; yüksek performansın sessiz mühendisidir. Kurumlar bunu anladığında toplantı odalarındaki güzellik yarışmaları biter, yerine gerçek iş gelir.